Başkalarıyla birlikte Nürtingen’de kurduğu “Janus Korczak Enstitüsü”nde ambulant pratisyen çocuk terapisti ve şifalı pedagoji uzmanı olarak çalışıyor, 1951 doğumlu. “Bu dünyada çocuk olmak” konulu pek çok kitabın yazarı.
Bunun ardında “Dikkat Yetersizliği Sendromu” denen çirkin kavram yatıyor. Aslında ADS, günümüzde beklenen ölçüde yoğunlaşamayan ve uyum sağlayamayan çocuklar için kullanılan bir toplu tanım. Bu çocukların çoğu sarsak, itaatsiz, yerinde duramayan küstah tipler, bir bölümü de sessiz, sakin ve hülyalı. Sözüm ona ADS’li denen çocukların bir eksiklikleri olduğu savı, bu haliyle bilimsel araştırmaların sonucu değildir, tersine araştırmalara eklenen ve onlara, haklı çıkma temeli olarak hizmet eden bir ön kabul, bir önyargıdır. ADS kavramını şöyle açıklayabiliriz: Burada, sapan bir algılama ve iletişim stili söz konusudur. En ince nöron yapılarına kadar, görece ender, ama görünüşe bakılırsa gittikçe daha sık ortaya çıkan değişik bir zeka tipidir. Bunların da itinalı, korumalı bir desteğe ihtiyacı vardır. Aksi takdirde, kesintisiz doyumsuzluk yaşantıları oluşabilir. Bu doyumsuzluklar da bu kez toplumsal davranış sorunlarının hızla yükselmesine yol açabilir.
Evet, hem de fazlasıyla. Gittikçe daha fazla sözde ADS’li çocuğun daima daha erken yaşta Ritalin gibi
bilinci değiştiren ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılması bir skandal! On binlerce okul çocuğu, kahvaltıda ya da teneffüste üzüm şekeri tableti gibi Ritalin yutmakta. Oysa etkin maddesi olan metil fenidatın uyuşturucu madde yasasına girmesi boşuna değildir.
Bugün çocuk gelişiminin standartlarından sapmaları, hoşgörü ve saygıyla karşılamaktan ne yazık ki çok uzak bir hayalet tarafından yönlendiriliyoruz. Çocuğun içindeki çocuğu zamanından önce kovalayıp çıkarmak hiç iyi değil, yoksa yaşamın güç kaynaklarını kurutmuş oluruz.
Evet, toplumsal sıcaklık, anlayış, değer bilirlik, itinalı pedagojik kılavuzluk ve çocukların güçlü yanlarından başlayan bir teşvik sağlanabilirse elbette olanaklı. Güç yaklaşabildiğimiz çocuklara cesaret, güven duyguları verebiliriz.
Masallarda gerçek “Ben”i simgeleyen “en genç” kahramana, gezgin delikanlıya yol göstericileri tarafından armağan edilen sihirli nesneler, ona en zorlu durumlarda yardımcı olurlar. Dürüst, sevgi ve şefkat dolu samimi değer bilirliğimizle çocuğun ruhuna böyle armağanlar aktarabiliriz. Bu tutum, sınırlar koymak gerektiğinde bizi kısıtlamaz. Çocuklarımızın gerçek yeteneklerini tanıyabilirsek, onların kendilerine güvenmelerine yardımcı olabiliriz. Oysa Ritalin, çocuğun kendi kendine yabancılaşmasına yol açar. Illinois Üniversitesi’ndeki Çocuk gelişimi ve çocuk davranışları Enstitüsünde yapılan bir araştırma kapsamında, çocuklara duyguları sorulmuş. Çoğu, bu ilacı almayı reddediyor ya da ilaçtan nefret ediyordu. En sık dillenilen nedenler; oyun oynama sevincini yitirmelerine yol açması, onlara hüzün vermesi ve sanki yabancı bir şey tarafından idare ediliyormuş duygusuna kapılmaları ve kendi kendini tanıyamama duygusuydu.
Bence ergin yetişkinler olarak bu konuyu bizzat ele almamız ve en alttan itibaren “Ritalin mi – HAYIR – TEŞEKKÜRLER” hareketi başlatmamız gerekiyor. Bu tartışmalı ilacı damgalamak değil amacım; aşırı durumlarda Ritalin geçici bir destek opsiyonu olarak kalabilir.
Her şey doğallıkla yaşanıyor olsa, bu çocukların terapiye ihtiyacı olmazdı. Çünkü maskesiz çocuk olmak, nereden bakarsanız bakın patolojik, yani hastalıklı bir şey değildir. Ama doğal olan bir şey yok ki. O nedenle günümüzün Ludwigleri, Michelleri ve Momoları yeniden kendilerine güvenebilmek için ve sürünerek yaklaşan katlanma ve vazgeçme duygularına karşı ruhsal bakıma, desteğe, avutucu ve güç verici, değerbilir kılavuzluğa ihtiyaçları var. Sonra ikinci sırada belki konsantrasyonu teşvik edici ve davranışları şefkat ve incelikle düzeltici önlemler göz önüne alınabilir. Ama her şeyden önce, gittikçe daha olumsuz hale gelen bir kendilik duygusunun ya da imgesinin gelişme süreci kırılmalı ve tersine çevrilmelidir. Ancak son zamanlarda her ne kadar rahatsızlık verse de, sağlıklı çocukça yaramazlıklar, küstahlıklar olduğunu, ama bunlara biz eğitimcilerin ve anne-babaların düşmanca bakmaması gerektiğini, tersine farkına vararak yaratıcı yollara yönlendirebileceğimizi ve bunun becerilebileceğini unuttuk sanki. İşlevsel olmak, akıllı olmak, kendini kontrol altında tutmak, başarı ölçütlerine göre davranışlara maruz kalmak; bunların hepsi de bir çocuğu zamanla çileden çıkarır. Çocuklar şöyle ya da böyle isyankardır, şakacı, utanmaz, maceracıdır, dikkatsiz, disiplinsiz, şaklaban, inatçı, hayalci, gerçeklere yabancıdır, ölçüsüz, mantıksız, düzensizdir, saygısız, tepkisel, kolaylıkla yönlendirilebilir, kavgacıdır, önceden kestirilemez ve nankördür. Zaman zaman biri ya da öbürüdür. Çocuk eğitimiyle uğraşmak isteyen biri, sözü geçen bu niteliklere prensipte sempati duyabilmelidir. Çocuğun içindeki çocuğu zamansızca çıkarmaya çalışmamak gerekir, aksi takdirde yaşam için gerekli kuvvet kaynaklarını kurutmuş oluruz. Zamanımız bu niteliklere sempati beslemiyor, tersine onları gammazlıyor ve suçluyor. İşte bu, çocukları hasta ediyor. Benim istediğim, çocuklarımıza bakışımızı özgürleştirmemiz ve böylece günümüzde çektikleri gerçek yoksunluğa bakışımızı bağımsız hale getirmemizdir.
Her şeyden önce, onları kendi çocuğunun arkasında bir kaya gibi durmanın yanlış olduğuna ikna etmeye çalışanlara kulak asmamaları önemlidir. Tam tersine. Çocuk geriye dönüp baktığında, “o zamanlar, herkes beni yapayalnız bıraktığında, annemle babam hiç sarsılmaz biçimde benim tarafımı tuttular” diyebilmek çok kuvvet verici bir duygudur. Bana, “olduğum gibi onlar için değerli olduğumu” hissettirdiler. Benim yerime asla başka bir çocukları olsun istemediklerini, söylediler” duygusunu yaşayabilmek çok önemlidir.
Bu çocuklar aşırı oyunbaz çocuklardır. Aralarından motorik bakımdan fazlasıyla aktif olanlar, yani Astrid Lindgren’in Lönnebergalı Michel’ine benzeyenler, en çok dışarıda esip savururlar. Çevreyi araştırırlar, yapılabilecek her şeyi denerler, çukur kazarlar, kürek çekerler, tırmanırlar, zıplayıp hoplarlar, el işleri yaparlar, araştırırlar, bir şeyler toplarlar. Bu onların dünyasıdır. Büyük araziye dağılarak oynanan oyunları ve maceracı gezileri de severler. En çok da bunları başkalarıyla birlikte yapmayı isterler. Buna karşın sessiz, sakin ve hayalci olanları, yani bize Michael Ende’nin Momosunu anımsatanlar, daha çok yalnız olmayı severler ve büyülü bir biçimde gerçeklikle iç içe geçen bir içsel dünyada yaşarlar. Ama Ritalin, bu çocukların çoğunda, bütün bunlara karşı heves ve heyecanı öldürür. Sevinç ve neşe kalmaz olur. Bunu şöyle görmeli: Bir çocuğa Ritalin verilir; ondan sonra okulda işlev görür, ama artık oyun oynayamaz! Çocuklar için gönlünde yer olan insanların, bu ilaca karşı çıkmak için, aslında başka bir bilgiye de ihtiyaçları yoktur.
Arayışçı ruhu olan çocuklar için her şeyden önce çevrelerinde sakin, ürkmeyen insanlar bulunup bulunmaması önemlidir. Kendisini çocuğun bu davranışları karşısında tehdit altında hissetmeyen, tersine onunla seve seve birlikte olan insanlara ihtiyacı vardır. Bütün çocuklar gibi onların da duygusal sıcaklığa ve değer verilmeye, itinaya, küçük, belirlenmiş ve korunmuş bir dünyaya, korunaklı bir limana ihtiyacı vardır. Moral bakımdan örnek alıp yön bulabilecekleri yakın bir insana ihtiyaçları vardır. Tutarlılık gereken yerde tutarlılığa ve özgürlük verilebilecek yerde özgürlüğe ihtiyaçları vardır. Yaşadıkları ortamda birbirleriyle sevgi alış verişinde bulunan, ya da en azından birbirine saygılı davranan insanlar olmalıdır. Zamana ve mekana ihtiyaçları vardır. Ancak bu destekleme, soyut bir ortalama normdan en küçük bir sapmaya bile izin vermek istemeyen ve hemen düzeltme yapan zamanımızın çılgınlığıyla çelişmektedir.Günümüzde, hele hiperaktivite sorunu bağlamında ayrıca kendiliğinden gelişen oyunlar için yeterince serbest mekan bulunmasına özen göstermelidir, böylece çocuklar doğal hareket içgüdülerini yaşayabilmelidir ve bol bol doğayla temasa geçebilmelidir. Ayrıca medya seline karşı, yeterince uzun bir süre korunmalıdırlar.
Anne-babalar durum izin verdiği ölçüde, birkaç olanağı seçime sunmalıdır: “ Bugün öğleden sonra gezmeye gidebiliriz, bahçede çalışabiliriz ya da oyun oynayabiliriz. Belki önce biraz bahçede çalışırız, sonra oyun oynarız, sonra da pizza yaparız. Ne dersin?”
Bundan başka düzenli gündelik akışa dahil olan neler var?
Gündelik ve haftalık akış içinde her şeyden önce, içinde insanlar arası sıcaklığın olduğu ve yaşandığı güvenilir zaman adacıkları yaratmaktır. İki kişilik beraberlik adacığı, aileyle birlikte olma adacığı gibi. Çünkü gerçek terapi aslında ilişkilerin beslenmesi ve sürdürülmesidir. Sabah güne başlama sevgi ve şefkatle biçimlendirilmişse ve akşam gün biterken güzel bir masal, geri dönerek güne bakış, müzik ve dua örneğin, herkes için – (anne baba için de) – bir vaha olabilir. Arayışçı ruhu olan çocukların sorunu, aniden uykuya dalmaları ve zıp diye uyanmalarıdır. Bu nedenle geçişleri biçimlendirmek önemlidir. Bu onlara bambaşka bir yaşam duygusu verir. Aile yaşamındaki diğer parlak anlar şöyle olabilir: bir kurabiye yapma ikindisi – örneğin her Salı fırında bir şeyler pişirilerek sonra afiyetle yenir. – haftada bir öğleden sonra daima masal veya oyun oynama günü; bir kukla oyunu günü, – yılın her mevsiminde, her türlü havada, bir ormana gitme günü. Veya her ikinci cumartesi çocuk biraz uzun uyanık kalıp sonra yatmaya gidebilir. Oyun oynayabilir, müzik dinleyebilir. Sonra kurabiye, kek yenir ve sütlü kakao içilir, en sonunda da bir gece yarısı masalı anlatılır.



